Memleketin ruhani yaşamının 1000 yıl öncesine göre daha geriye gitmesi ne üzücü!
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatin bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını,
zamanla öğrendim...
İnsani öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük
bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı
olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu
öğrendim.
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni
aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini...
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün
kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin
kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken
günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının,
yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını
öğrendim.
-- Mevlana
Eyleme Beni
Yazmak beni rahatlatıyor. Aklıma gelen, unutmak istemediğim, ya da daha sonra ayrıntılı şekilde yazmak istediğim konuları bu günlüğe atıyorum. Bir çeşit Roman vapuru gibi. Açıkça söylemek gerekirse, günlüğe daha havalı bir isim bulmak isterdim, ama bütün isimlerin alınması beni zora soktu. Olsun! Biz de bekleriz. Sonraki kervana dek.
Gönderen
Archiver
11 Ocak 2010
15:11
2009'un En Başarısız Girişimleri
Bazen bu gezegenin güneşin çevresinde nasıl sakin sessiz dönmeye devam ettiğini kavramakta zorlanıyorum. Ekteki videoda insanların çabalamalarını gördükçe, mucizenin büyüklüğünü daha iyi idrak ediyorsunuz.
Tarihin Arka Odasındaki Cüceler
Habertürk TV'de Murat Bardakçı'nın sunduğu "Tarihin Arka Odası" severek izlediğim programlardan biri. Ortaya çıkan görüş ve savların yaklaşık üçte birine katılmasam bile, sanırım tiryaki sınıfına sokulabilirim. Yalnız Bardakçı'nın önemli bir kusuru var: cücelere fazla önem veriyor. Cüce dediklerim programı bilgisayarları kucağında izleyip, gerekli gereksiz, çoğu da anlamsız laf sokuşturanlar.
Oysa cücelerle mücadelenin tek ama tek yöntemi var: onları umursamamak. Bir iki tanesinin garip fikirlerinin programa heyecan katmak için okunması hoşgörülebilse bile, buna lüzum olduğu kanısında değilim. Zira, tartışılan konuların çoğu zaten netameli ve toplumca yanlış ya da yüzeysel bilinen konular ve cüceler olmasa bile sivri ve eğlendirici savlar ileri sürülecektir.
Şöyle düşünün: hangi akıl sağlığı yerinde insan, elinde bilgisayarı, birisine laf atmak için gecenin ilerlemiş saatlerinde TV karşısında bekler? Bu kişiyi orgazma ulaştıracak tek şey saçma mesajının kaale alınıp televizyonda okunmasıdır.
İlgi cüceyi devleştirir.
Oysa cücelerle mücadelenin tek ama tek yöntemi var: onları umursamamak. Bir iki tanesinin garip fikirlerinin programa heyecan katmak için okunması hoşgörülebilse bile, buna lüzum olduğu kanısında değilim. Zira, tartışılan konuların çoğu zaten netameli ve toplumca yanlış ya da yüzeysel bilinen konular ve cüceler olmasa bile sivri ve eğlendirici savlar ileri sürülecektir.
Şöyle düşünün: hangi akıl sağlığı yerinde insan, elinde bilgisayarı, birisine laf atmak için gecenin ilerlemiş saatlerinde TV karşısında bekler? Bu kişiyi orgazma ulaştıracak tek şey saçma mesajının kaale alınıp televizyonda okunmasıdır.
İlgi cüceyi devleştirir.
Gönderen
Archiver
12:35
Türkçe Zenginleşti mi?
Yabancı kelimelerin geçmişte (Arapça ve Farsça) ve günümüzde (İngilizce ve Fransızca) dilimizde ağırlığını artırması hep polemik konusu olmuştur. Bence yanıtı gün gibi açık bu sorunun niye tartışıldığı hala bir muamma.
Diyelim bir kavram veya nesnenin dilde karşılığı yok. Dışarıdan alınan sözcüğün dili zenginleştireceği açık. Öte yandan ükenin coğrafi konumu ve ticari, kültürel ilişkilerinin hep Hint-Avrupa dil ailesinin üyeleriyle olması, bir Ural-Altay dili olan Türkçe'nin yapısını bozuyor. Sözün özü, zenginlik dili bozuyor. İdeal olanı, mümkünse sözcüklerin Altay dillerinden alınması.
Diyelim bir kavram veya nesnenin dilde karşılığı yok. Dışarıdan alınan sözcüğün dili zenginleştireceği açık. Öte yandan ükenin coğrafi konumu ve ticari, kültürel ilişkilerinin hep Hint-Avrupa dil ailesinin üyeleriyle olması, bir Ural-Altay dili olan Türkçe'nin yapısını bozuyor. Sözün özü, zenginlik dili bozuyor. İdeal olanı, mümkünse sözcüklerin Altay dillerinden alınması.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)